Çizgi Roman, Film-Dizi, Oyun, Etkinlik haberleri, Cosplay galerileri ve Podcast yayınları!

[Infinity War’a Doğru] MCU Maratonu – Hafta IX : Captain America: The Winter Soldier

Infinity War’a doğru geri sayım devam ederken(son 44 gün!), MCU filmleri maratonumuza kaldığımız yerden devam ediyoruz. Sırada, sinematik evrenin genel karakter odağını derinden sarsan bir film var: Captain America: The Winter Soldier!

Marvel Sinematik Evreni özelinde kilometre taşı diyebileceğimiz birkaç film bulunuyor. Her birinin kendini farklı kılan yanları, öncelikleri var. Özellikle ilk dönem için, Iron Man ve The Avengers’ın bu grubun öncülüğünü üstlendiğini söyleyebiliriz. Fakat eğer bir dönüm noktasından söz ediyorsak, bunun için tek bir seçenek var ortada.

Bu dönüm noktasına kadar sinematik evrenin, Iron Man ve diğerleri havasında ilerlediğini söylersek fazla yanılmış olmayız sanırım. Bahsettiğim iki kilometre taşı da Iron Man’in sürüklediği yapımlardı. Ve açıkçası, bu düzen işliyordu da. Fakat bunun belirli bir noktadan sonra fazla güvenli bir yola dönüşeceği de kendini belli ediyordu. İşte tam bu noktada belki de en beklenmeyen şey gerçekleşti. Sinematik evrenin zirvesine ortak olmak için, bütün o spot ışıklarını paylaşmak için ortaya yeni bir aday çıktı. Hem de bu aday, ilk solo filmi kimsenin aklını başından almamış, çıktığında yeri yerinden oynatan ekip filminde de neredeyse kimsenin en favori 3 karakteri arasında bile kendi yer bulamamış bir karakterdi. Sinematik evrenin bütün odağı tek seferde sarsıldı. Bu öyle sarsıcı ve etkili bir dönüm noktasıydı ki, stüdyo, orta vadeli geleceğini neredeyse tamamen bu filmin yazarları(Christopher Markus & Stephen McFeely) ve yönetmenlerine(Anthony Russo & Joe Russo ) emanet etmekten bir an bile tereddüt etmedi.

Marvel Sinematik Evreni’nin dokuzuncu filmi, Captain America: The Winter Soldier, zoru, belki de imkansızı başardı. Steve Rogers’ı Tony Stark’ın yanına, belki de önüne koydu. Ve en önemlisi, bunu karakterden ödün vererek, karakteri değiştirerek, karaktere tamamen yeni bir yol çizerek değil, sadece karakterin özünü modern bir bakış açısı ile ortaya sererek gerçekleştirdi.

Captain America: The First Avenger yazımda da bahsetmiştim. Steve Rogers gibi karakterleri ele almak hali hazırda pek kolay bir iş değil. Buna neden olarak da, bu karakterlerin fazla “doğru” olmalarının, bir çatışma yoksunluğu doğurması olduğunu düşünüyorum. İlk film bu doğruyu sağlam bir zemine oturtmak üzerineydi. Ki bu yönden fena bir iş çıkartmamıştı. Fakat bu yaklaşım, en azından günümüz için pek yeterli değil. Bu yaklaşımın gelişim gösterebilmesi için bir sorgulama gerekiyordu. Fakat bunun için bizim karakteri değil, doğruyu da sorgulamamız; karakterin de sadece kendisini değil, doğruyu da sorgulaması şarttı.

Kabul etmek gerekiyor, Steve Rogers fazla karmaşık bir karakter değil, en azından bu noktada. Buradaki kastım karakterin kendi içindeki katmanlılığı. Fazla idealistliğin böyle bir yan etkisi olabiliyor. Captain America da bu doğrultuda biraz nostaljik kalan bir simgeydi. Captain America: The Winter Soldier, Captain America’yı MCU dahilinde modern bir sembol haline getirdi. Başta da dediğim gibi, Iron Man/Tony Stark sinematik evrenin açık ara en güçlü kişiliğiydi. Hali hazırda bu denli güçlü bir kişiliğin yanına, yine sadece güçlü bir kişilik koymak yeterli olmayacaktı, ki, onun yerine yanına bir karakterle birlikte, bir de simge koyuldu.

Captain America: The Winter Soldier temeline bunu aldı. Fakat bunu yaparken aynı zaman bir filmin yapması gereken diğer çoğu şeyi de ihmal etmeyip, belirli bir seviyenin üzerinde yapmayı başararak çıtayı olabildiğince yukarı çekti.

Captain America’nın ve idealinin, filmde gerekli olan modern karşılığını bulduğundan bahsettim. Bunun işleyebilmesi için karşısına da aynı ölçüde bir rakip, bir antagonist, bir karşıt görüş koyabilmek gerekiyordu, ki buna en uygun yapılanma bu amaç dahilinde kullanıldı. Hydra (veya daha yakın adı ile SHIELD) bu filmdeki kullanılış tarzı ile Captain America için kusursuz bir modern düşman haline geldi. Sadece düşman da değil aslında, her yönden zıt bir oluşum. Nasıl ilk filmdeki Captain America fikrinin modern dünyada yeterli olmadığını söylüyorsak, Hydra’nın da var olabilmesi için kendisini geliştirmesi gerekiyordu. Filmdeki en iyi repliklerden birisinde de, Hydra’nın bu gelişimi tam anlamıyla açıklanıyor.

“Hydra, insanlığa özgür olduğu sürece güvenilemeyeceği fikri üzerine kurulmuştu. Farkına varamadığımız şey ise, ellerinden bu özgürlük zorla alınmaya çalışıldığında, insanların direndikleriydi. Savaş bize bunu öğretti. İnsanlık özgürlüğünden, kendi iradesi ile vazgeçmeliydi. Bu doğrultuda Hydra yıllar içerisinde öylesine kaos dolu bir dünya yarattı ki, sonunda insanlık özgürlüğünü, güvenliği karşılığında feda etmeye hazır hale geldi.”

Bu alışılagelinmedik bir konsept de değil aslında. Özellikle distopik edebiyatın en gözde eserleri bu yaklaşımlara on yıllarca değindiler, değiniyorlar. Captain America: The Winter Soldier’ın başarısı ise, bu tanıdık konsepti, karakterleri, hikayesi ve sinematik evreniyle olabildiğince doğal bir şekilde harmanlayabilmesinde saklı açıkçası.

Captain America: The Winter Soldier, bir bakıma zıtlıklar üzerine kurulu. Nasıl iki ayrı görüşün iki ayrı ucunda yer alan Captain America ve Hydra var ise, iki ayrı görüşün o kadar da uzak uçlarında bulunmayan iki ayrı figür daha var filmde: Alexander Pierce ve Nick Fury. İkisinin de amacı düzen, ikisinin de buna ulaşmak için kullandıkları araç ve gözden çıkardıkları değerler/haklar aynı. Aralarındaki en önemli fark, amaçlarına ulaşmak için ne kadar ileri gitmeyi göze aldıkları sadece. Film, istihbarat, önlem, eylem ve infaz kavramlarını bu iki karakter üzerinden de yansıtarak, farklı bakış açılarını daha gri bir düzleme oturtuyor.

Her ne kadar bazıları kendilerini öyle görmese de, bu düzen içindeki piyonların, kendi içlerindeki farklılığı da, Black Widow, Winter Soldier, Crossbones gibi karakterler üzerinden gösteriliyor. Ve Steve Rogers’ın özgünlüğü de böylelikle daha net bir şekilde öne çıkıyor. Zamanında klişe olan duruşun da artık istisna sayıldığı tam anlamıyla gözler önüne seriliyor.

Filmin üzerine kurulduğu temalardan sonra, karakterlere de biraz değinmek istiyorum.

Steve Rogers’ın The Avengers’ta ilk kıvılcımını gördüğümüz sorgulama hali, bu filmde karakterin temelini oluşturuyor. Düzen, otorite, güven, doğru, ilişkiler, istekler ve beklentiler dahilinde yaşadığı bu sorgulama, Steve’in gelişiminin kilit noktaları niteliğinde. Bu noktada Falcon’un da hikayeye katkısı yadsınamaz. Steve’e içinde bulunduğu güvensizlik ortamında, düzenin dışında kalan birisi olarak etkileşime girme rolünü Sam Wilson’a vermeleri gerçekten çok yerinde. Sam-Steve ilişkisinin de başlangıcı ve gelişimi olabildiğince doğal. Ortak bir payda, karşılıklı saygı ve biraz tek taraflı hayranlık üzerinden, MCU’daki en hoş arkadaşlıklardan birisini kurmayı başarıyor film. Sam’in sözleriyle yer yer filme kattığı daha az gergin hava da çok tadında ve yerinde kullanılıyor.

Steve ile Natasha dinamiği de filmin en kusursuz işlenmiş yanlarından. Natasha Romanof’un zaten bana kalırsa en Black Widow haline Winter Soldier’da tanıklık ediyoruz. O da bazı noktalardan Steve’in yaşadığına benzer şekilde bir sorgulamadan geçiyor film boyunca. S.H.I.E.L.D. gerçeğinin ortaya çıkışının belki de en çok etkilediği karakter kendisi. Ve Steve’in aksine düzenin o kadar uzun süredir bir aracı durumunda ki, bu yalanın sonucunda beklenebilir bir boşluğa düşüyor. Onu o boşluktan çıkarma görevini de öncelikli olarak Steve Rogers üstleniyor.

Tabii bunların yanı sıra Steve ile aralarında çok keyifli ve doğal bir şekilde ele alınan bir ilişki var. Özellikle, bu ilişkiyi romantik ve ucuz bir yöne doğru çekmemeleri o kadar yerinde bir karar ki. Bu dinamiğe değer katan en önemli ögelerden birisi de bu bana kalırsa.

Nick Fury’nin de neden Nick Fury olduğunu bu filmde görüyoruz bir nevi. Sonuna kadar direktör, sonuna kadar ajan, sonunda kadar kararlı ve inatçı. Ölüm bile işlemiyor kendisine, düşünün artık. Daha önce bahsettiğim gibi Alexander Pierce ve Steve Roger ile de ayrı ayrı iyi bir tezatlık oluşturuyor. Bu filmde kendisinin bir çok hünerlerine de ilk elden tanıklık ediyoruz.

Zaten şunu belirtmek bile gerekmiyor diye düşünüyorum artık: Captain America: The Winter Soldier içindeki bütün karakterlere +5 cool’luk ve badass’lik skill’i ekleyen bir film. Captain America fikir olarak olduğu kadar, figür olarak da modernize ediliyor. Karaktere daha sert ve net bir dövüş tarzı kazandırıp, biraz soluk fakat içinde bulunduğu durumu da çok iyi yansıtan şık bir kostüm vermeyi tercih ediyorlar. Black Widow ve Nick Fury her şeyleriyle, bizi bir SHIELD filmi istememize neden olacak kadar etkiliyor. Fakat eğer badass ve cool kelimelerini kullanıyorsak, bu noktada ilk akla gelen başka bir karakter daha var filmde:

Winter Soldier bu filmde, bana kalırsa şimdiye kadar bir MCU filminde gördüğümüz en tehditkar villain. Evet, güç paleti belki öyle çok fantastik değil, fakat bu da zaten başarısının altında yatan şeylerin daha da fazla açığa çıkmasına yardımcı oluyor. Karakterin tehdit unsuru oldukça kişisel ve etkili. Görünüşü, tavrı, karizmasına diyecek herhangi bir şey yok zaten. Görev sırasındaki soğuk kanlılığının altındaki dramı da çok tadında ve yerinde veriyor zaten film. Steve ile Bucky arasındaki dinamiğine de katkısı çok büyük bu yaklaşımın. Özellikle filmin sonunda karakterleri içine soktuğu öncelik tercihi, anın hem heyecan katsayısının düşmemesini, hem de duygusal olarak yeterli bir vuruculukta işlemesini sağlıyor.

Filmin genelinde izleyiciye geçirmeyi başardığı heyecanın temelinde de aksiyon gerilimini vermekteki becerisi var.

Winter Soldier, MCU içinde aksiyonun en sahici olduğu film. Aksiyon gerilimi ve tehlike hissini verme konusunda çok başarılı. Gerek Captain America, Black Widow, Falcon ve Winter Soldier gibi karakterlerin yakın dövüş aksiyonu, gerekse Nick Fury’nin arabalı kaçış sekansı bu gerilim hissini harika bir şekilde yansıtıyor. Burada yönetmenler Russo kardeşlere ve filmin müziklerinin sahibi Henry Jackman’a şapka çıkarmak gerekiyor gerçekten.

Winter Soldier, kendi başında ayakta durma konusunda hiçbir sıkıntı yaşamayan bir film olsa da, MCU ile de çok hoş ufak detaylar ile bağlantı kurmaktan kaçınmıyor. Bunların arasında yeni nesil helicarrier’larda Tony Stark dokunuşu olması, Bruce Banner’ın sakinleştiricilerinin Nick Fury twistine zemin hazırlıyor oluşu benim en çok hoşuma gidenler.

Fakat diğer yandan, sinematik evren dahilinde pek açıklık getirilmeyen konular da var. Özellikle Tony Stark ve Hawkeye’a neden ulaşmadıkları biraz havada kalıyor. Bununla ilgili Winter Soldier ve Iron Man 3’nin aynı zaman zarfı içinde gerçekleştiği ve filmin çoğunlukla Tony’nin kayıp olduğu zamana denk geldiği gibi bir teori var fakat bu resmi bir mazeret değil. Hawkeye’ın da ailesi ile birlikte olduğu, o yüzden ona ulaşmaya çalışmadıklarını söyleyebiliriz. Fakat bu da resmi bir mazeret değil. Filmde ilk bahsettiğim iki örnekte olduğu gibi, tek cümle ile tatmin edici bir cevap vermeyi seçebilirlerdi sanki. Müthiş gerekli değildi belki ama sinematik evren açısından bu gibi açıklamalar hikayenin ikna ediciliğini sağlam bir düzleme oturtmaya da yardımcı oluyor bana kalırsa.

Film, hikayesine duyduğum büyük takdirin yanı sıra, ufak rahatsızlık duyduğum 2 ufak hikaye tercihi de barındırıyor. İlki, Nick Fury’nin araba takibinden sonra Winter Soldier’dan kaçmak için ışın bıçağı kullandığı sekans. Tamam, Samuel L. Jackson’ın portatif bir ışın bıçağı kullanarak asfaltı delip kendini kurtarması tam da geek damarlara çalışıyor. Fakat hem filmin o ana kadar takındığı ikna edicilik seviyesiyle pek uyuşmayan bir yöntem, hem de oluruna pek aklımın yatmadığı bir numara. Winter Soldier’ın, Nick Fury’i asfalttaki o delikten takip edip, 30 saniyede yakalayamamasının arkasındaki gizemi pek çözemiyorum açıkçası.

Diğer pek favorisi olmadığım tercih ise Black Widow’un dünya güvenlik konseyine başkasının yüzünü yansıtan dijital bir maske ile sızması. Tamam, bu inanılmaz bir teknoloji değil. Bu evrende var olması oldukça akla yatkın. Fakat hikayelerde bu maske kullanım tercihinden hiç haz etmiyorum. Kolay/ucuz bir çözüm ve twist gibi geliyor bana. Ki özellikle böylesine sıkı denetim altında olan yerlerde bunun bir önlemi vardır diye düşünüyorum. SHIELD’da kimsenin haberinin olmadığı bir teknoloji olma ihtimali yok sonuçta bunun.

Evet, benim bile filmle ilgili nitpick’lerim bunlarla kısıtlı. Bu bile filmin başarısını yansıtıyor açıkçası, değil mi?

“Winter soldiers, yani kış askerileri, bir bakıma asıl askerlerdir. Onlar şartlar ne kadar zorlayıcı olurlarsa olsunlar amaçları uğruna pes etmeden devam ederler, etmek zorundadırlar. Bu yüzden bu filme de adını veren Winter Soldier, sadece filmin içindeki bir karakter ile ilgili değil aslında. En çok da Captain America’nın, Steve Rogers’ın kendisi ile ilgili.”

Toparlamaya çalışırsam, Captain America: The Winter Soldier, yaklaşık 1700 kelimedir de bahsetmeye çalıştığım gibi çok özel bir film, çok özel bir dönüm noktası. Sadece işlediği fikir ve temalarla değil; hikayesi, oyunculukları, akışı, kurgusu, müzikleri, aksiyonu ve diğer birçok ögesi ile çok da iyi bir yapım. Bunların yanı sıra, Russo’ların da yukarıda değindiği gibi Winter Soldier, bir irade üzerine kurulu. Steve Rogers’ın şartlar ve olası sonuçlar ne olursa olsun idealinden ödün vermeden yaptığı mücadeleyi, azmi anlatıyor. Ve ben, her izleyişimde ödün verilmemiş bu iradeye tanık olmaktan büyük keyif alıyorum.

 

Siz ne düşünüyorsunuz? Captain America: The Winter Soldier sizin için MCU’nun neresinde?

 

 

Aşağıdaki yorum kutusunda düşüncelerinizi paylaşabilir, Geekstra ailesiyle her konuda muhabbet için Facebook Grubumuza katılabilir, bizi FacebookTwitter ve Instagram adreslerimizden de takip edebilirsiniz.

 

 


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Loading...
Devamını oku:
GPoD 05: Zamanda Yolculuk!

Ve yeni GPoD zamanı! Bu defa kısa tutmadık, alabildiğince saçmaladık. Zamanda yolculuk üzerine konuşalım diye...

MythBusters Serisi Sonlandı…

5 Mayıs’ta Discovery’de yayımlanan MythBusters, serinin son bölümüydü. 14 sezondur devam eden seri, dizi, realite...

Kapat