Çizgi Roman, Film-Dizi, Oyun, Etkinlik haberleri, Cosplay galerileri ve Podcast yayınları!

[Infinity War’a Doğru] MCU Maratonu – Hafta X : Guardians of the Galaxy

Infinity War’a doğru geri sayım devam ederken(son 40 gün!), haftalık MCU filmleri maratonumuza kaldığımız yerden devam ediyoruz. Sırada MCU’nun kozmik diyarlara gerçekten ilk defa açıldığı film var: Guardians of the Galaxy!

Maratonda sırasının gelmesini en çok beklediğim filmlerden birisiydi Guardians of the Galaxy. Bu, öyle filme olan hayranlığım ile de alakalı bir durum değil açıkçası. Filme karşı bakışımın ne ölçüde bir farklılık içereceğine veya içermeyeceğine dair bir merakım vardı öncelikle.

Guardians of the Galaxy, MCU’nun hem en beklenmedik, hem de en beklenen filmiydi zamanında. Beklenmedikti çünkü neredeyse kimsenin materyale karşı çok büyük bir ilgisi veya bilgisi yoktu. Dışarıdan bakınca biraz fazla absürt duruyordu hatta. Bununla birlikte, en çok beklenendi çünkü film zaten çıkardığı fragmanlarla herkesin öncelikle dikkatini etmişti. Fakat, asıl etki ilk ön gösterimler sonrası filme dair ilk izlenimlerle birlikte dalga dalga birikip öyle bir gelmişti ki, film daha vizyona girmeden her yeri yıktı geçti.

Bu yüzden film kendiliğinden, direkt olarak bir beklenti oluşturmasa da dolaylı yoldan bir beklenti yaratmıştı. Ben de böyle bir ortamda filmi izlemiş ve sonuç olarak fena bulmamıştım. Bu fena bulmama hali, beklentinin sebep olduğu “Bu muymuş?” ile, aylar önce oluşmaya başlayan pozitif şaşkınlığın yol açtığı “Bu da neydi böyle?”nin karışımıydı biraz. Ki ikisi de saf bir değerlendirmenin önüne geçen faktörler aslında.

Filmi çıktığı günden beri tekrar izlememişliğim de yok, yanıltıcı olmasın. Fakat sinemada izlediğimden beri ilk kez hem bütün dikkatimi vererek, hem bütün beklentilerimi arka plana atarak, hem de devam filmini izlemiş olarak oturdum bu kez filmin başına. Ve sonuç şaşırtıcı oldu biraz. Filme dair görüşlerim fikir olarak neredeyse hiç değişmedi fakat filmden çok daha fazla keyif aldım. Evet, dünyanın en özgün olmayan durumu. Bir filmi tekrar izleyince, özellikle de beğendiğin bir film ise, ne göreceğini bildiğin için aldığın keyif artar genelde, değil mi? Tam da bu oldu. Niye başka bir sonuç bekledim ki? Evet, bu kadar açıklamayı, girişi de boşuna yapmış oldum. Neyse, filmin kendisine geçeyim en iyisi.

Guardians’ın MCU’ya en büyük etkisi evrenin kozmik taraflarına sağlam bir kapı açmasıydı herhalde. Daha önce bunu Thor ile yapmayı seçme ihtimalleri vardı ama saçma sapan bir tercihle kendilerini dünya ile kısıtlamaya karar vermişlerdi o filmlerde. Burada ise yazarlar, yapımcılar ve James Gunn, hem dünyaya en uzak hem de en yakın filmi yapmayı amaçlamışlar. İlk anları dışında kendisini dünyadan mekan olarak tamamen ayıran film, aynı zamanda içinde barındırdığı referansları, müzikleri ve tabii ki de ana karakteri ile dünya ile en ilgili film olmayı başarmış. Bunun da kendisine yadsınamaz bir özgünlük kazandırdığı malum.

Guardians of the Galaxy’nin en kendine has yanı hiç şüphesiz atmosferi. MCU’nun en heyecan yaratıcı görselliği ve hikayesine çok doğal bir şekilde yedirdiği 70’ler pop müziği parçaları eşliğinde sinematik evrenin en eğlenceli ve açıkçası beklenmedik bir şekilde en duygusal anlarını içinde harmanlayabiliyor. Birbirinden çeşitli karakterleri de bu atmosferin çok önemli parçaları tabii ki de.

Herhangi birinin bu filme dair görüşünü en çok etkileyen unsur karakterlere karşı olan yaklaşımıdır sanırım. Benim de Guardians ekibine dair fikirlerim, filmin geri kalan kısımları kadar tek yönlü değil açıkçası.

Öncelikle Guardians of the Galaxy, bir Peter Quill filmi. Bunu ilk anından son anına kadar gösteriyor film. Ki, harika açılış jeneriğinin de merkezinde bu karakter var. Bana kalırsa bu odak tercihi film için hem artı, hem de eksiler barındırıyor. Peter Quill karakterinin Chris Pratt’i göbekli ve sevimli bir dizi oyuncusundan, karizmatik bir film yıldızına dönüştürdüğü açık. Kendisi de bu rolün altından son derece tatmin edici bir şekilde kalkıyor. Bu tarz görece kibirli ve sinir bozucu olabilecek karakterleri oynayan oyuncular için bir şeytan tüyüne ihtiyaç olur ve bu kesinlikle kendisinde var.

Karaktere dönecek olursak; kendisi bir uzay kovboyu. Bir nevi modern zamanlar Han Solo’su. Belki tam öyle de değil ama, en azından kendisini öyle görüyor diyebiliriz. Küçük yaşta annesini kaybetmiş, evinden alıkonulmuş, gizemli babasını hiç tanıyamamış, uzaylı bir hırsız takımı ve çapulcuların arasında büyümüş bir karakter. Açıkçası ben karakteri izlemekten gayet keyif alıyorum, bunu inkar edemem. James Gunn’ın en başarılı replikleri genelde hep Peter Quill’e saklamasının da payı olabilir bunda. Fakat bütün bunların yanı sıra karakter, filmde bana kalırsa bir tık fazla ön planda. Bunun bizim karakteri tanımamız için oluşturduğu avantaj açık fakat bunun aynı zamanda diğer karakterlerden biraz kıstığını da düşünüyorum.

Rocket ve Groot açık bir şekilde takımın en absürt ve eğlenceli üyeleri. Rocket ekibin öfke sorununa sahip, dahi, teknoloji erbabı, umursamaz ve belki de en trajik karakteri. Bir deney rakunu kendisi. Bunun zaten belli başlı bir kompleks yarattığı filmde de yansıtılıyor. Bradley Cooper’ın sesinin de karaktere çok iyi uyduğunu düşünüyorum. Yer yer sinir bozucu olsa da, Rocket takımın en ilgi çekici üyelerinden kesinlikle. Fakat kendisi favorim değil.

Ekibin benim için favorisi tabii ki de Groot. James Gunn’ın da dediği gibi Groot Guardians’ın ve bu filmin ruhu/kalbi. Takımın en naif, en şapşal fakat aynı zamanda en cool üyesi. Sadece birkaç kelime konuşabilen bir karakterden, böylesine bir albeni yaratabilmek gerçekten büyük bir başarı bana kalırsa. Karakter tasarımı, görünüşü zaten başlı başına harika. Bunun da bir sonucu olarak aksiyon içinde en çok heyecan yaratan karakter de kendisi. Kendi tabirleri ile bu kadar dallamanın arasında, filme kesinlikle ihtiyacı olan bir masumluk da katıyor. Fedakarlığı da filmin hem en sevdiğim, hem de en nefret ettiğim yanı açıkçası bu yüzden. Seviyorum çünkü kendi başına çok etkileyici bir an, nefret ediyorum çünkü aynı zamanda ekibin açık ara en sevdiğim üyesini bir daha göremeyeceğimizi yüzümüze vuran bir an.

Filmin en sonunda kendisinin küçük bir dal parçasından geri gelmesi de James Gunn’ın karakter ile ilgili açıklamaları ve ikinci filmden sonra aynı etkiye sahip olamıyor maalesef. Şu bir gerçek ki ilk filmdeki Groot gitti, yerine gelen karakter farklı bir karakter. Gunn’a göre bir nevi Groot’un oğlu. Aynı karakterizasyona ve davranış biçimine sahip olmayacak. Neyse, bunu ikinci film sırasında daha detaylı dile getireceğim zaten.

Sıra geldi filmin bana kalırsa en büyük sorununa. Gamora, Drax ve Nebula. Bu üç karakter bana kalırsa filmin en etkisiz, en sıkıcı, en faydalanılamamış üç karakteri. Öncelikli olarak Gamora, filmin belki de Quill’den sonra en önemli karakteri, en azından hikayesel açıdan. Gamora’nın ekibin en havalı, en tehditkar, en etkileyici üyesi olması gerekiyor normalde. Filmin karakter olarak en büyük değişimini de o yaşıyor, en büyük tercihler onun etrafından dönüyor. Fakat kendisi o kadar tek düze, o kadar basit bir şekilde ele alınmış ki bunların hiçbiri ne akılda kalıcı, ne de ilgi çekici. Zoe Saldana bana kalırsa ona yazılan kısımlar dahilinde fena bir iş çıkarmamış karakter ile. Görsel olarak da geri kalan yanları kadar sıkıcı değil kesinlikle.

Fakat, ama lütfen ya. Gamora, evrenin en büyük figürünün yanında yetişmiş, karizmatik, soğukkanlı, becerikli, gerektiği zaman acımasız fakat kendi içinde çatışma yaşayan bir suikastçı. Diğer bazı karakterlere bakınca, bu altyapıdan nasıl bu kadar sıradan bir şey ortaya çıkarmışlar anlamakta güçlük çekiyorum açıkçası. Filmde hapishanede üç beş ezik tarafından alıkonuluyor, Drax’in kendisini öldürmesinden son anda kurtuluyor, uzayda ölmek üzereyken son anda Peter Quill tarafından kurtuluyor vs. Bildiğin damsel in distress’e yarım adımı kalmış karakterin. Filmde Gamora’nın üstünlük kurabildiği tek karakter var, o da zaten filmin en büyük şakası.

Evet, Nebula’nın bu filmde ne işe yaradığına dair en ufak bir fikrim yok. Gerçekçi bir tehdit unsuru mu? Hayır. Karakter olarak yeterince ilgi çekici mi? Hayır. Hikayeye önemli bir katkısı var mı? Hayır. Sadece diğer karakterlere olan yakın bağlantısı, onun da orada olmasını gerekli kılıyor. Bütün bunların yanı sıra son derece sinir bozucu mu? Evet. Sesinden, içi boş kibirli tavrına kadar her yönden aksıyor karakter. Karen Gillan ancak bu kadar harcanabilir sanırım. Farklı bir bakış açısı ile düşünürsek, eğer filmin amacı Nebula’nın neden Thanos’un pek umurundan olmadığını anlatmak ise onu muhteşem bir şekilde başardığını söyleyebiliriz galiba.

Bir de Drax var. Aslında Drax’e yazdıkları gelişim kağıt üzerinde gayet ilgi çekici. Ailesini bir teröristin faşizan eylemleri sonucunda kaybetmiş, geriye intikam hırsı ve takıntısı dışında başka hiçbir şeyi kalmamış trajik bir karakter. Kendisinin yolu bir grup loser(Quill’e göre hayatta bir şeyler kaybetmiş kişiler) ile kesişiyor. Takıntısının artık onu tamamen ele geçirmesi sonucu etrafındakilere zarar verdiğinin farkına varıp, kendi içinde bir kabullenme yaşıyor. Yeniden hayata dönüyor. Fakat ne yazık ki Drax’i bu filmde tam bir moron olarak yansıtmayı tercih etmişler. Filmin en zorlama mizahi ögesi kendisi. Başka neredeyse hiçbir etkin katkısı yok.

Diğer kısımlarda mizahi olarak bu kadar başarılı bir filmin neden böyle bir ekleme gereksinimi duyduğunu kestiremiyorum. Bu arada yanlış anlaşılmasın, karakterin üzerinden şaka yapılmasının yanlış olduğunu söylemeye çalışmıyorum. Hatta bu sahneler yer yer komik de. Fakat bunu yaparken karakteri yerin dibine sokmaya pek gerek yok bana kalırsa sadece. Filmin tonuna en çok kurban giden karakter sanırım kendisi. Üzerine diyebileceğim daha başka çok fazla bir şey de yok açıkçası.

Bunların yanı sıra, işin daha karanlık karakterlerinin olduğu tarafta filmin fena iş çıkarmadığını düşünüyorum. The Dark World’ün sonunda da gördüğümüz Collector bana kalırsa çok iyi ele alınmış bir karakter. Fazlasıyla tuhaf, yeteri kadar tehditkar , belli ki takıntılı, fakat oldukça özgün. Benicio Del Toro resmen karaktere hayat vermiş.

Yondu için de aynı şeyleri söyleyebilirim. James Gunn zaten karakteri direkt Michael Rooker için yazdığını söylüyor, bu yüzden karakterin otantikliğinin özü konusunda da herhangi bir kuşku yok. Kendisi tamamen has bir manyak. Quill ile olan aykırı baba oğul ilişkisi de ilgi çekici. Çizgi romanlardan biraz farklı işleyen oku da aynı derecede ölümcül, görsel olarak ise çok daha tatmin edici.

Ana kötümüz Ronan ise bana kalırsa bu film için yeterli bir karakter açıkçası. Belki karakterin Drax ve Nebula ile arasındaki ilişki daha incelikle işlenebilirdi diyebiliriz fakat Ronan’a ayrılan sürenin ve filmin hali hazırda ele aldığı diğer karakterlerini göz önüne alınca bunun pek olası olmadığı belli oluyor. Hiçbir çelişki içermeyen kötülüğü, sabit fikirliliği ve kolay harcanabilirliği ile bu film için ideal bir antagonist.

Ronan’ın de bağlı olduğu bir diğer karakter, sinematik evrenin ana hedefi Thanos’a da ilk kez bu filmde sözlü olarak tanık oluyoruz. O da görkemli bir şekilde oturduğu yerden yaratıcı tehditler savurup, bizi gelecek için heyecanlandırmayı başarıyor.

Guardians of the Galaxy, olay örgüsü ve akışı konusunda da gerçekten az hata ile akla yatkın bir hikaye aktarmayı beceriyor. Hem ilk defa gördüğümüz bunca karakteri ikna edici bir şekilde ortak bir paydada birleştirip, bir yandan geleceğe yol yapıp, hem de araya tanıdık karakterler serpiştirmek göründüğü kadar kolay bir iş olmasa gerek. Ekibin arasındaki güvensizliğin güvene dönüşme süreci de iyi gelişiyor. Fakat filmle ilgili temel sorunlarımdan birisi, aralarındaki bu güvenin biraz fazla hızlı bir şekilde arkadaşa, oradan da aileye evrilmesi açıkçası.

Filmin en en sonunda onları bir arada tutacak bir görev, bir amaç, bir bahane olsa geleceğe yönelik olarak biraz daha doğal bir gelişim yaşayabilirlerdi sanki. Tamam, ekibin arasındaki kimya oldukça sağlam. Neden bir arada kalmaya hevesli oldukları da anlaşılır. Hayatlarının büyük çoğunluğunu umursadıkları kişileri kaybetmelerinin de etkisiyle başkalarına karşı umursamaz olarak geçiren, önlerine çıkan bu belki de son umursama fırsatını değerlendirmek isteyen bu uyumsuz tiplerin aralarında kısa sürede bir bağ oluşuyor. Fakat işte doğal akışından fazla hızlı kurulan bağlar, kopmaya karşı da bir o kadar dayanıksız oluyor bana kalırsa.

Filmin son olarak bahsetmek istediğim ögesi de Nova Corps. Bana biraz gereksiz bir şekilde güçsüz yansıtılmış gibi geliyor bu kozmik birlik. Sonuçta kendileri özünde Green Lantern gibi devasa bir konseptin Marvel versiyonu. Filmin tekil güç taşıyıcılarına hiç değinmemesinin yanı sıra, savaş birliği olarak da sadece küçük gemilere sahip olmaları, bir araya geldiklerinde ilgi çekici yapılar oluştursalar da galaksinin en büyük kanun koruyucuları için fazlasıyla yetersiz bana kalırsa. Neyse, umarım Thanos Xandar’ı tamamen galaksiden silmez de, gerçekten etkileyici bir Nova birliği görebiliriz bir ara.

Toparlamak gerekirse; Guardians of the Galaxy, fena değil.

Şaka bir yana, MCU’nun müziği, görsel dili, karakterleri ve mizahı doğrultusunda en sıra dışı filmi Guardians. Tekrar izlenebilirliğinin fazlalılığı da şüphesiz. Diğer bütün şeylerin yanında, zor zamanlarda hatırlamamız için bize verdiği ögüt bile yeterli gibi aslında.

Siz ne düşünüyorsunuz? Guardians ekibinde favoriniz kim? Collector’un koleksiyonundaki hangi parçayı gözünüze kestirdiniz? Elinize bir sonsuzluk taşı verseler ilk yapardınız?

 

Aşağıdaki yorum kutusunda düşüncelerinizi paylaşabilir, Geekstra ailesiyle her konuda muhabbet için Facebook Grubumuza katılabilir, bizi FacebookTwitter ve Instagram adreslerimizden de takip edebilirsiniz.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Loading...
Devamını oku:
Arrow : 19. Bölüm Sinopsisi

Birds of Prey bölümünü de geride bıraktık. Nasıl beklediğiniz gibi miydi? Ben açıkçası biraz hayal...

Melissa McCarthy de Gilmore Girls’e Dönüyor!

Sizi bilmiyorum ama ben Gilmore Girls’ün büyük bir hayranıyım. Diziyi özel kıldığını düşündüğüm karakterler için...

Kapat