Çizgi Roman, Film-Dizi, Oyun, Etkinlik haberleri, Cosplay galerileri ve Podcast yayınları!

[Infinity War’a Doğru] MCU Maratonu – XIII – Captain America: Civil War

Infinity War’a doğru geri sayım devam ederken(son 9 gün!), MCU filmleri maratonumuza kaldığımız yerden devam ediyoruz. Sırada, sinematik evrenin varlığından en çok beslenip, ona en çok katkı veren film var.

Televizyonun altın çağını yaşadığı bir dönemdeyiz. Hikaye anlatıcılığının sinemadan televizyona ve yakın diğer yayın türlerine kaydığı yönünde görüşler de gündemde önemli yer tutuyor. Tabii bu değişim, sadece kendi içinde sınırlı bir etkiye de sahip değil. Uzun soluklu hikaye anlatımının getirdiği avantajlar, her platformun ilgisini çekiyor. Bu durumun konumuzla ilgisi de, MCU’nun tam da bu filminde en çok kendisini belli ediyor.

MCU bir film serisi değil aslında özünde, en azından klasik anlamda. Marvel Sinematik Evreni, sinemayı uzun soluklu bir hikaye anlatma platformu olarak kullanıyor. Captain America: Civil War da bunun geldiği nihai noktanın temsili bir nevi. Film bulunduğu sinematik evrenin geçmişinden beslenip, bununla beraber geleceğini de kuran bir yapıya sahip.

Fakat her şeyin başında, Civil War bir karakter filmi. Üzerine düştüğü en önemli odak bu. Hikayesi, aksiyonu, diyalogları ve diğer her şeyi, özünde karakterleri beslemek için birer araç. Uyarlandığı çizgi romandan da en büyük farkı bu bana kalırsa. Evet, oraya da girmek istiyorum. Çünkü bu film üzerinden dönen fikir alışverişlerinin çoğu, eninde sonunda çizgi romanlar ekseninde sıkışıp kalıyor. Ben de bu konudaki bir yorgunluğumdan bahsetmek istiyorum.

Civil War çizgi romanı, onlarca sayıyı içeren devasa bir event. Düşününce akla harika gelen bir başlangıç konseptine de sahip. Fakat bu event, ana serisi özelinde şaşalı ve ilgi çekici bir zırvalıklar bütünü olmaktan öteye gidemiyor maalesef. Civil War, çizgi roman dahilinde yapılabilecek en büyük günaha sahip. Kendi hikayesine, karakterlerine ve okuyucusuna ihanet ediyor.


YAZININ GERİ KALANI CIVIL WAR ÇİZGİ ROMANI İLE İLGİLİ SPOILER İÇERİR


Filmin, çizgi romana kıyasla fazla güvenli oynadığı gibi negatif bir görüş var ve açıkçası bana kalırsa bu inanılmaz büyük bir yanılgı. Evet, film daha az kana, daha ölüme, daha az epikliğe sahip. Fakat burada göz önünde bulundurulmayan bir şey var. Alınan riskler, sonuçları ekseninde değerlendirilir, riskin kendisi ile değil. Civil War çizgi romanı, aldığı hiçbir kararın arkasında kalamamış, kendi yükü altında ezilmiş bir yapım. Tony Stark’ın geçirdiği karanlık gelişimin altı zamanla tamamen boşaltıldı, Peter Parker ifşası hafızalardan silindi, Steve Rogers’ın ölümü itibarsızlaştırıldı, Reed Richards’ın savaş suçları unutuldu.

Civil War’un şaşalı bir zırvalık olduğunu bu yüzden iddia ediyorum. Çünkü şaşkınlık yaratma hevesi, hem yaratıcı hem de iyi ve tutarlı bir hikaye ve karakter anlatımının önüne geçmişti. Asıl güvenli oynamak budur benim gözümde. “Ne anlatılırsa, ne yapılırsa yapılsın hiçbir gerçek sonucu olmayacak.” Bundan daha güvenli bir anlatım şekli var mı?

Captain America: Civil War filmi ise böyle bir vaade sahip değil. En azından kendi içerisinde. Zaten filmin sahip olduğu en büyük ve affedilmez eksisi, pazarlama stratejisiydi. Film, öyle olmasa da, tıpkı çizgi romanı gibi bir “taraf seçme” üzerinden pazarlandı. Fakat film aslında belki de MCU’nun en kişisel birkaç hikayesinden birisine sahipti.

Filmin üzerine kurulu olduğu an, Havaalanı kapışması değil. Steve Rogers, Tony Stark, Bucky Barnes ve T’Challa’nın dahil olduğu, çok daha küçük bir gerçeği vardı filmin. Civil War’dan uyarlanan yasa tasarısı bir amaç değil, bir araç olarak ele alındı. Avengers’ı dağıtmak, ekibin iç dinamiklerinde önemli bir çatlak oluşturmak için kullanılan bir araç. Ki bu, yapılabilecek en makul tercihti bana kalırsa.

Çünkü Civil War konsepti, devam eden bir hikayenin orta kısmı olamaz. Çizgi romanlarda da olamadı. Bu yüzden etkilerinin üstünü sırasıyla teker teker çizdiler. Civil War, geri dönüşün yaşanabileceği bir yapıya sahip değil, sadece bir son olabilir. Bu yüzden Civil War konsepti, bana kalırsa en uygun şekliyle ele alınabildiği takdirde, ancak bir alternatif evren hikayesi olabilir.

Civil War’un devamlılık içerisinde ele alınamaz bir hikaye ve en iyi ihtimalle bir son olduğunun MCU da farkında olacak ki kendine bir son olarak bu filmi değil, Infinity War ve Avengers 4’u seçti. Ve Civil War fikrinin bir kısmını da bu sona en uygun zemini hazırlaması için kullandı. Bu yüzden filmi ve çizgi romanı karşılaştırırken, kendi içinde neye sahip olduğu kadar, devamında hangi gelişmelere sebep olduklarını ve nasıl bir amaca hizmet ettiklerini de hesaba katmak gerek diye düşünüyorum.

Captain America: Civil War, bir karakter filmi demiştim. Bu odağın da baş rolünde filme adını da veren Captain America var tabii ki de. Bu filmin yaptığı en doğru ve beğendiğim şeylerden birisi, karakterlerin duygusal olarak en dengesiz oldukları anları yaratıp, onları bu anlarda yakalamayı başarabilmiş olması. Bu durum, olayın sadece mantıkla çözülebilecek bir denklemle sınırlandırılmasının da önüne geçiyor. En büyük katkısı da bu.

Steve Rogers da bu duygusal dengesizlikten nasibini alıyor. Winter Soldier ve Age of Ultron sırasında tecrübe ettikleri, Afrika’da yaşanan Crossbones krizi, Sokovia Accords ve bunların üzerine bir de Peggy Carter’ın ölümü üst üste vuruyor Cap’i. Fakat bunların yanı sıra en önemli etken, elbette ki Bucky.

Çünkü Steve’in belki de tek zayıf noktası Bucky. Bunu hem filmin ilk anlarında Crossbones ile olan sahnedeki dikkat kaybından, hem de filmin ilerledikçe aldığı kararlardan fark edebiliyoruz. Steve kendisini borçlu hissediyor. Ya da daha doğrusu, zorunlu. Zamanında kurtaramadığı dostunu, şimdi başkalarından olduğu kadar kendisinden de korumaya zorunlu olduğunu düşünüyor.

Hatta bu, karakteri öyle bir duruma sokuyor ki, gerçeği saklama pahasına aldığı bir karara dönüşüyor. Captain America, gerçeğin azılı savunucusu, güvensizlik ve yalandan en çok şikayet eden kişi, ondan beklenen son şeyi yapıyor. Gerçeği saklıyor.

Çünkü asıl mesele bu. Yasa tasarısı ve diğer bütün konular birer yan unsur. Burada en önemli, en merkezde olan şey güven. Steve Rogers otoriteye güvenmiyor. Tony’e güvenmek istiyor, fakat her defasında önüne bir engel, hoş karşılamadığı bir eylem, bir güvensizlik çıkıyor.

Günün sonunda yasa tasarısı oturup üzerine anlaşılabilinecek bir şey. Bunu filmde de söylüyorlar. Bu yönü, zaten filmin en çok hoşuma giden ve çizgi romanlardan ayrılan kısımlarından birisi. Karakterler birbirleri ile konuşuyorlar. Anlaşmaya çalışıyorlar. Orta yol arıyorlar. Bunu bulmaya da çok yaklaşıyorlar. Steve ve Tony’nin Bucky yakalandıktan sonra geçen konuşması, bu filmin ana konusunun yasa tasarısı olmadığının altını net bir şekilde çiziyor.

Film izleyeciye, bu kişi kesinlikle doğru veya bu kişi kesinlikle yanlış diye herhangi bir görüşü empoze etmeye de çalışmıyor. Buna en büyük örnek de Steve Rogers üzerinden verilebilir sanırım. Karakterin saf görüş olarak doğruya biraz daha yakın taraf olduğu herkesin malumu. Karakterin özü zaten haklı olmak. Fakat savunulan görüş ile eylemler her zaman aynı kapıya çıkmayabiliyor. Çünkü sonuçta insan, kusursuz bir varlık değil.

Karakterin bu filmde, özellikle de güven konusunda kendisi ile çeliştiğini belirtmiştim. Steve Rogers’ın bir başka çelişkisi de yasa tasarısı üzerine fikirler ortaya saçıldıkça ortaya çıkıyor. Steve Rogers’ın tasarıya karşı en büyük argümanlarından birisi, yaptıkları eylemlerin sorumluluğunun böylesine bir kontrol düzeni ile ellerinden alınacağı yönünde. Fakat şunu da hatırlamakta fayda var. Steve Rogers’ın, Tony Stark ile anlaşmaya en yakın olduğu noktada, caymasına sebep olan gelişme Wanda’ya karşı uygulanan denetim şekliydi. Steve Rogers, koruma ile gözetimin, bu şekilde sağlanamayacağını savundu kendisinden beklenen bir şekilde. Fakat burada ilginç olan kısım, bu tartışmanın ortasında bulunan karakter.

Wanda Maximoff, yaptığı eylemlerin hiçbirisinin sorumluluğunu üzerine almamış bir karakter zaten hali hazırda. Hatta, bütün Avengers bu şekilde işliyor zaten. Age of Ultron’da kendi kişisel hırsları dahilinde Bruce Banner’ı çıldırtıp, yüzlerce kişinin canına kast ettiği bilinen bir şey. Bu filmin başında da aynı şekilde, aldığı kararın insanlara zarar verdiği ortada. Bu hataların bir yaptırımı var mı peki? Steve Rogers’ın bahsettiği sorumluluk, hangi noktaya kadar geçerli? Bu sorumlulukların, karşı yaptırımlarına kim karar veriyor? Sonuç olarak siyah ve beyaz kadar belirgin değil her şey. Net bir suçlu, suçsuz, haklı veya haksız olmadığını veriyor veya en azından vermeye çalışıyor film burada da.

Bir de bu karşıtlığın bir diğer yüzü var. Tony Stark. Steve Rogers için bahsettiğim duygusal dengesizlik hali, en çok da Tony’de kendisini gösteriyor. Çünkü mantık çerçevesindeki görüş ayrılıkları, çatışmanın boyutunu bir öteki aşamaya taşımakta yeterli olmayabiliyor çoğu durumda. Burada da işin içine duygusal çatışmalar ve kişisel hesaplaşmalar dahil oluyor sonuç olarak. Fakat bu durum da bir alt yapı gerektiriyor.

Gerek ilk filmlerden beri gelişim gösteren ve son olarak Age of Ultron’da zirve yapan, yapabileceğinin en fazlasını yapamayacak olma hissi, gerek çocuğunu kaybetmiş anne ile olan yüzleşme sonucu gelen suçluluk, gerek Pepper ile ara verişlerinin tetiklediği yalnızlık, gerekse yasa tasarısının yarattığı stres, tıpkı Steve gibi, fakat daha da fazla bir şekilde, duygusal dengesizlik olarak Tony’nin etrafını sarıyor daha filmin en başından itibaren.

Burada benim en çok takdir ettiğim şey, Tony’nin film boyunca kendisini bir taraftan çok, bir hasar engelleyici konumda kabul etmesi, öyle görmesi. Çizgi romanlar ile paralellik ve farklar da burada açığa çıkıyor. Bu tasarının ne pahasına olursa olsun gündeme geleceği ve çıkacağı, karakterin bütün eylemlerinin altında yatan sebep. Fakat işte fark, bu nedenin samimiyeti. Film bunu da, tasarının etki altına aldığı kişilere yapılacak eylemlerin yürütülmesinde oynadığı rol ile gayet açık bir şekilde gösteriyor. Havaalanı sahnesi de bunun en net örneği. Tony bir savaş peşinde değil. Bir taraflaşma peşinde de değil.


Ara Not:

Filmin daha önce bahsettiğim yanlış ve yanıltıcı pazarlama tercihi de aslında en çok burada kendisini gösteriyor. Fragmanların ve tv spot’ların merkezindeki “You chose the wrong side.” ve “You just started a war.” çıkışları, filmde kendine yer bulamayan bir yaklaşım. Filmi tekrar, bunun farkında olan gözlerle izleyince daha belli oluyor buradaki tezatlık. Stüdyo ve pazarlama mentalitesi, filme yeterince etki edemese de, film üzerindeki algıyı etkileyebiliyor.


Sonuç olarak her şey dönüp dolaşıp daha önce bahsettiğim kavramlara geliyor en sonunda: Güven ve gerçek. Film de en sondaki çatışmayı bu ikisinin üzerine kuruyor. Tony en son darbeyi, en beklenmeyen yerden, dürüstlük timsali Steve Rogers’tan yeyince bütün mantığını anlık olarak kaybedip, tamamen duygusal bir çatışmaya sokuyor kendisini.

Filmin sonundaki bu üçlü çatışmanın iki ayrı faktöründen bahsetmedim henüz. Bahsettiğim kavramlardan, gerçeğin etkilediği karakterlerden birisi de T’Challa. Hem bu çatışma anında, hem de bütün film boyunca. Kendisi Captain America: Civil War filminin gerçek kahramanı benim için. Açıkçası baktığımız zaman, yazarlar ve yönetmenler için de bu durum çok farklı değil gibi aslında.

Filmin, diğer karakterler gibi Black Panther’i de soktuğu zorlu bir yol var. Fakat bu yolun öbür ucundan, gelişerek çıkmayı en erken başaran karakter de T’Challa. Sibirya’da karakterin Zemo ile arasında geçen sahne de film en sevdiğim karakter etkileşimi sanırım. Karakterin, intikama yenik düşmek üzere olan bir prensten, bilge bir krala dönüşümü daha kusursuz bir şekilde ele alınabilir miydi bilmiyorum. Hatta bunu, karakterin kendi filminden bile daha başarılı yaptığını düşünüyorum.

Bütün bu tematik ve karakteristik doğruların yanı sıra, kostüm, aksiyon ve otantiklik bakımından da filmin en başarılı karakteri Black Panther sanırım. O konuda da hakkını kesinlikle vermek gerek.

Yazının başında sinematik evrenin uzun soluklu hikaye anlatımı kullanma alışkanlığı ve Civil War’un da bunun en bariz şekilde yansıtıldığı yapım olduğundan bahsetmiştim. Bunun birincil nedeni, aslında bu filmin, tekil bir film olarak baktığımızda çok fazla gerekli olmayan fakat, evrenin bütün hikayesine ve karakterlerine baktığımızda oldukça işe yarar bazı tercihlerini gösterebiliriz. Burada asıl önemli kısım, bu yan unsurların, ele alınırken ana konuyu doğal bir şekilde ne kadar destekleyebildiği. Bu unsurlar da, filmin ana şaşasını sağlayan karakterler bolluğu tabii ki de.

Vision benim için Age of Ultron’un en başarılı yanıydı, o yazımda da söz etmiştim zaten. Bu filmde de yaşadığı gelişimi gayet merak ediyordum. İlk olarak şunu söylemem gerek, bu filmde en çok Vision’a üzüldüm sanırım ben. Age of Ultron’daki naif bilgeliğinin yerini, doğal olarak kafası biraz karışık bir hal aldı bu filmde. Ona gelmeden önce, yasa tasarısı tartışmasına kattığı neden-sonuç bakış açısının oldukça hoşuma gittiğini de söylemeliyim. Gerçekten de ortada böyle tetikleyici bir denklem var bana kalırsa.

Karakterin Wanda ile olan ilişkisi de çok hoş ele alınmış. Yemek yapma sahnesi ve sonrasında aralarında geçen korku ve bilinmezlik konuşması gerçekten çok iyi. Wanda’ya karşı biraz soğuk olduğum anlaşılmıştır herhalde bu maraton sürecinde, fakat o karakterin de en çok keyif aldığım anları Vision ile olan etkileşiminde ortaya çıkıyor açıkçası. Birbirlerine garip bir şekilde yakışıyorlar. Kaçık ve ergen bir büyücü ile naif bir android.

Fakat işte bütün o ayrışma ve taraflaşmanın ortasında, olan da ona oluyor. Fiziksel olarak Rhodey olsa da, en büyük mental kurbanı Vision oluyor bu anlaşmazlığın.

Bu karakter bolluğu içerisinde, bir ilke de imza atıyor Captain America: Civil War. Paylaşılmış evren dahilinde ilk defa karakterleri, kendi filmleri çıkmadan önce ele alıyor. Bu durumun Black Panther özelinde ne kadar başarılı işlendiğinden bahsettim. Fakat Black Panther hali hazırda bu hikayenin olmazsa olmaz bir parçasıydı zaten. Diğer yandan, ele alınan her karakter için bunun pek geçerli olduğunu söyleyemeyiz.

Filmin en “ek” karakterleri Spider-Man ve Ant-Man’di. İkisinin de dediğim gibi hikayeye pek bir katkıları olmasa da, filmin tonuna büyük katkıları oldu bana kalırsa. Civil War, ana hikayesi ve işleyişi bakımından MCU’nun açık ara en kasvetli filmi. Arada birkaç ufak hafif diyalog geçse de, filmin büyük çoğunluğu ana karakterlerin şaşkın, hüzünlü, sinirli, durgun veya düşünceli halleriyle geçiyor.

Hikayenin bu doğal ve gerekli kasvetini bozmadan, doğru yerde ve zamanda kullanılacak mizahi unsurları da iyi ayarlamak bir beceri işi. Yönetmen biraderler Russo’ların da dediği gibi, mizah için en doğru kişi, olay akışının en az etkilediği karakterler olmalıydı bu filmde. Ki Spider-Man ve Ant-Man’in, filme en büyük katkıları bu oldu. Ne hikayenin gidişatının odağını kaydıracak kadar dikkat dağıtıcı, ne de gereksiz gelecek kadar silik. Bu dengeyi sağlayabilmek çok kolay değil bana kalırsa.

Bazı yan karakterlerin filmin hikaye akışına direkt bir etkisi olmasa da, sinematik evrene geniş açıdan baktığımızda, Spider-Man gibi bir karakterin tanıtılışının barındırılması, bu yan unsurlara ayrılan anları da gayet özel yapıyor bir yandan. Civil War da bu yüzden, MCU’nun uzun soluklu ve paylaşımlı hikaye anlatımının zirve noktası.

Açıkçası Spider-Man ekseninde hali hazırda denmemiş ne diyebilirim bilmiyorum. RDJ ve Tom Holland a.k.a. Tony ve Peter arasındaki kimyanın muhteşemliğinden, Peter’ın nokta atışı karakterizasyonundan ya da Spider-Man’in filmde gözüktüğü ufak anlarla nasıl izleyen herkesin beğenisini kazandığından milyonuncu kez bahsetmeye ne kadar gerek var bilmiyorum.

Filme tema ve ana karakterler üzerinden bir göz attıktan sonra, sıra geldi Captain America: Civil War’un en fazla aksadığı kısma: Hikaye akışı.

Civil War, anlatmak ve varmak istediği nokta açısından, konsept olarak gayet yeterli bir şablona sahip aslında. Fakat bu şablonda, rolleri verilen karakterlerden birisinin etrafında ilerleyen olay akışı, ikna edicilik sınırlarını biraz fazla zorluyor. Evet, Zemo’dan bahsediyorum. Ve bu ikna edemeyiciliği de en verimli şekilde göstermenin yolu, karakterin attığı adımların üzerinden teker teker geçmek sanırım.

Zemo’nun planı ve eylemleri:

  • Sızdırılmış Shield-Hydra dosyalarında, Tony’nin ailesinin ölüm tarihi ile kesişen bir olay hakkında bir ipucu bulur.
  • Kanıt bulmak için eski Hydra ajanının evine gider. Winter Soldier’ın işe karıştığını ve hala o kimliğinin bilinç altında aktif olduğunu öğrenir, fakat kaza için hala kanıta ihtiyacı vardır.
  • Winter Soldier’ı ortaya çıkarmak için birleşmiş milletlerdeki bombayı patlatıp, o yapmış imajı verir.

Buraya kadar herhangi bir hikayesel bir problem yok. Fakat ortada bir sorun da yok değil. Bu sorun, filmde bu noktadan sonra gelişen olayların beklenti dahilinde değil, olasılık dahilinde geliştiğinin izleyiciye iyi yansıtılamaması. Demek istediğim, evet, Zemo’nun bir planı var. Fakat gelişen her şey, planı dahilinde gerçekleşmiyor. Zemo’nun amacı, Stark ailesinin ölümü ile Winter Soldier ilişkisini kanıtlayıp, bunun üzerinden Tony ve Steve’in arasına nifak tohumu sokmak. Eğer film bize gelişmelerin plan değil olasılık ve biraz da şans dahilinde geliştiğini daha net gösterebilse, akla yatmazlığın da önüne geçilebilirdi diye düşünüyorum. Devam edelim.

  • Zemo, Winter Soldier’ın yakalanmasını sağlar. Bucky’nin Steve Rogers’ın da yardımı ile canlı ele geçirileceğini umar.
  • Bucky canlı ele geçirilir.
  • Zemo, Bucky’nin ele geçirildiği tesise sızmak için, doktorun yerini alır ve tesisin güvenlik sistemini etkisiz hale getirmek için EMP bombasını aktif eder.

Zemo’nun hikayesel olarak ilk problemi de burada ortaya çıkıyor. Karakterin doktorun yerini alması, özellikle bu kadar kolay ve fark edilmeden alması, olay akışında gerçekleşen ucuz bir yöntem gerçekten.

Burada benim tercihim, karakterin doktorun kılığına girmesi değil, asıl doktorun zihnini eski Hydra metodlarından birisiyle (hipnoz veya benzeri bir yol ile) kısa süreli olarak ele geçirmesi olurdu sanırım. Doktor Winter Soldier’dan bilgileri aldıktan sonra, güvenlik sistemi çöken tesiste belirli bir noktada buluşurlardı.

  • Bucky’den onu kanıta götürecek diğer bilgileri alır. Kendisi kaçarken oyalaması için de, Winter Soldier’ı diğerlerine saldırtır.

Burada da bana kalırsa bir olasılık ve plan çelişkisi söz konusu. Eğer Zemo’nun planı Bucky aracılığı ile Steve ve Tony’nin arasını bozmaksa, neden Bucky’i bunların üzerine salar? Bucky, Steve veya Tony’nin bu karmaşa sırasında ölme ihtimali var. Eğer 3’ünden birisi bile ölse, Zemo’nun planı tam olarak işleyemiyor sonuçta.

Benim buradaki tercihim, Zemo’nun tesisten Winter Soldier ile birlikte kaçma amacı taşıması olurdu. Fakat kaçarlarken yollarının kesildiği ve Zemo’nun kendisini ancak kurtarabildiği bir akış daha akla yatkın sanki.

  • Zemo, Sibirya’ya ulaşır. Kanıtları ele geçirir.
  • Kaldığı oteli arayıp odasına bakılmasını, sahte Bucky maskesinin vs. bulunmasını ve dolayısıyla bu bilgilerin Tony’e ulaşmasını sağlar.

Bu kısımlarda da yine plan/olasılık ikna ediciliği düşük açıkçası. Neye güvenerek Tony’i Sibirya’ya çekmek istediği ve Tony’nin o yeri nasıl bulacağını nasıl hesap ettiği fazla havada kalıyor.

Alternatif: Zemo’nun planını Sibirya’da sonlandırmak gibi bir amacı yok. Fakat mekandaki bütün kanıtlar ile birlikte ayrılamadan önce geldiklerini fark ediyor. Tam da bu noktada, artık planını sonuca ulaştırmaya karar veriyor.

Geri kalan kısımlarda herhangi bir değişikliğe gerek yok bana kalırsa. Özünde, Zemo’nun karakterizasyonunu beğendiğimi de söyleyebilirim aslında. Sadece, keşke karakteri bu kadar mastermind yapmaya çalışmak yerine, daha açıklayıcı bir şekilde, becerili fakat biraz da şanslı olduğunu göstermeyi tercih etselerdi.

NITPICK KÖŞESİ

E biraz önceki neydi? Evet, asıl zehrimi Zemo üzerinden akıttım fakat o kısım filmle ilgili daha genel bir yakarıştı daha çok. Burada ise anlık olarak rahatsız olduğum iki ufak konu var.

  • Captain America’nın takımı havaalanı aksiyonu sonrasında yakalandı, hapishaneye atıldı. Bu da demek oluyor ki Ant-Man kostümü de artık devletin elinde ve H.Pym’in en büyük kabusu gerçek oldu. Buraya kadar herhangi bir nitpick malzemesi yok fakat filmin sonunda Steve Rogers’ın, Scott’ı hapishaneden çıkardığını biliyoruz. Ant-Man kostümünü de büyük ihtimalle orada tuttuklarını varsayacaklar ve Scott kostümüne Ant-Man & The Wasp filminde çoktan sahip bir şekilde başlayacak. Eğer durum bu ise, ki büyük ihtimalle böyle, beni hiç ama hiç tatmin etmeyen bir çözüm bu. Kostümün hapishanede olması için hiçbir neden yok açıkçası. Benim tercihim, Ant-Man & The Wasp filminin, Hope’un Wasp kostümünü ilk defa, Ant-Man kostümünü çalmak için giymesi ile başlaması olurdu. Böyle bir şey olmayacağı, ya da en azından çok büyük bir ihtimalle olmayacağı için, bunu varsayımsal bir nitpick olarak sayabiliriz sanırım.
  • Bir diğer konu ise en sondaki 3’lü dövüş. Cap & Bucky vs. Iron Man. Açıkçası Iron Man zırhının Iron Man 3’ten bu yana her filmde daha da dandikleştirilmesini bir türlü anlamlandıramıyorum. Zamanında Thor ile kafa kafaya kapışan Iron Man, Cap ve Bucky’i alt edemiyor. Bu karşılaşma imkansız demek istemiyorum. Buna bir olanak sağlamanın sayısız yolu var. Havaalanı sahnesinde Ant-Man’in, zırhın içine sızıp yaptığı gibi Cap ve Winter Soldier’ın Iron Man zırhını gerçek anlamda zayıflamak, daha dezavantajlı bir durumda bırakmak için yapabileceği şeyler vardır, yaratılabilir kesinlikle. Fakat işte bunu göstermek gerekiyor. Steve Rogers’ın sadece yumruk atarak Iron Man zırhına bir üstünlük kuramaması gerek. Bu ve bunun benzeri durumlar benim için aksiyon -özellikle de çizgi roman- filmlerinin nihai nitpick’i durumunda. Yapmayın şunu artık. Gerçek anlamda dikkatimi dağıtan ve aksiyondan koparan bir durum. Neyse, nitpick’lerim şimdilik bu kadar.

Son olarak filmin sonundan bahsetmek istiyorum. Son kapışmadan değil, en sonundan. Film bir mektup ile sonlanıyor. Steve Rogers tarafından Tony Stark’a yazılmış bir mektup. Ve bence bu an, Steve Rogers’ın ilk gözüktüğü filmden bu yana işlenen karakteri hakkında çok fazla şey anlatıyor bize. Film bu noktada cliffhanger ile bitip, bir sonraki filme yalandan bir hype yaratmak yerine, izleyicisini kandırmamayı ve ana karakterinin ne denli özel olduğunun bir kez daha altını çizmeyi tercih ediyor.

Steve Rogers kusursuz değil. Herhangi bir insanın olması da imkansız zaten. Fakat Steve Rogers çabalayan biri. İyi ve doğru olanı yapmak için elinden geleni yapan, kararlı, fakat hatasını da fark edebilen, kin gütmek yerine anlaşmazlıkları çözme erdemine sahip birisi. Üç filmi de bize sırasıyla Steve Rogers’nın farklı yönlerine bakma fırsatı tanıyor: Fedakarlığına, iradesine ve erdemine. İşte bu yüzden, filmin bu şekilde bitmesini, bitebilmesini sağlayan herkesi gerçekten takdir ediyorum.

Toparlamak gerekirse; Civil War, hikayesindeki bazı açıkları, karakterleri ele alışındaki inceliği ve son derece keyifli aksiyonu ile kapatmayı biliyor. Tekrar izlenebilirliği de hiç fena değil. Günün sonunda kesinlikle ana amacına da başarılı bir şekilde ulaşan bir film. Kahramanların şimdiye kadar aralarında yaşadıkları en büyük çatlak, bir yarığa dönüşüyor ve ekibi bölmeyi başarıyor. Yönetmen de Civil War’dan “Bu bir boşanma hikayesi.” diyerek bahsediyor zaten. Nihai tehdit yaklaşırken, Avengers dağılmış ve artık dünya uzun zamandır olmadığı kadar savunmasız.

 

Ek not / Filmde hoşuma giden birkaç ufak şey:

-Hawkeye’ın Wanda’ya Age of Ultron’dan kalma can borcunu, bu filmde kaçmasına yardımcı olarak ödemesi

-Vision vs. Hawkeye&Wanda (Kesinlikle underrated. Burada Wanda’nın Vision’ı zemine gömmediği, sadece yoğunluğunu/ağırlığını arttırdığını biliyor muydunuz?)

-Sam&Bucky dinamiği

-Filmin sonundaki Winter Soldiers twisti

-“Who’s that? Who’s speaking?” “Your conscience. It’s been a long time since we last talk.”

-“Move. Or you will be moved.”

 

 

Siz ne düşünüyorsunuz? Captain America serisindeki favori filminiz hangisi? Team Iron Man mi Captain America mı yoksa Hawkeye mı?

 

Aşağıdaki yorum kutusunda düşüncelerinizi paylaşabilir, Geekstra ailesiyle her konuda muhabbet için Facebook Grubumuza katılabilir, bizi FacebookTwitter ve Instagram adreslerimizden de takip edebilirsiniz.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Loading...
Devamını oku:
Pacific Rim 2 İçin Senarist!

Daha önce Pacific Rim 2’nin kendine bir yönetmen bulmuş olduğundan şurada söz etmiştik. Şimdi, Jurassic...

70. Altın Küre Ödülleri

Tina Fey ve Amy Poehler'in sunduğu tören ile Altın Küre ödülleri sahiplerini buldu. Lincoln'ün ödülleri toplaması beklenirken...

Kapat